Belgesel dediğimizde ilk aklımıza gelen sorunun “gerçeklik” olması, belgeselin bir “anlatım” türü olmasından önce, gerçeği “olduğu gibi” yansıtıyor iddiasının ve yanılgısının tarihsel bir kabul görmesidir. Bu aslında sinemanın teknik aygıtı kameranın işlevinin tanımlanmasından ve bizatihi kameranın gerçeklikle kurduğu tartışmaya yer bırakmayan ilişkisinden dolayıdır.
Tam da burası sinemanın kültürel olarak kurumsallığının bütün ülkelerde oluşmaya başladığı yıllarda ekonomik eşitsizliğin hem ulusal hem de uluslararası sınırlarda en yüksek noktaya vardığı yıllara denk düşer.
Ayrıca belgeselin anlam çağışımları sinema üzerine düşüncelerin, çözümlemelerin, teorilerin üretilmesiyle yaratılan külliyatın giderek fiction-non-fiction (kurmaca, kurmaca olmayan) ayrımına oturmasıyla da güçlenmiştir.
Bu anlamda kendi estetik gerçekliği bağlamından biraz uzakta durup 1. dünya ülkelerinde sömürüyü destekleyen bir ideolojik aygıt olarak "belgesel" ve sömürüyü destekleyen bir ideolojik aygıt olarak "alternatif belgesel" ayrımını yapmak yanlış olmaz.
Bu bağlamda, bir kenarda klasik olarak sömürgeci belgesel (colonial documentary) anlayışı diye adlandıracağımız ve başlangıcını Robert Flaherty'e dayandırdığımız, genel anlamıyla "main stream" veya bir başka söyleyişle büyük televizyon kanallarında (ulusal ya da çok uluslu) veya belgesel tekellerinde (discovery, national geographic) yaşam alanı bulan, yayınlanan belgeseller durmaktadır. Diğer yanda ise, bu anlayışın eleştirisinin yolaçabileceği karamsarlığın karşısına konulabilecek, dünyada şu anda var olan tek alternatif ortam olan "uluslararası bağımsız belgesel festivalleri" ve bu festivallerin cesaret verdiği “alternatif belgesel”ler konulabilir.
Bağımsız ve üçüncü dünyadan bir belgeselci olarak kitle iletişim kanallarında (TV’ler) yer bulan belgesellerin estetiksel veya dağıtım problemleri üzerine durmaktan daha çok, “alternatif belgesel”lerin ve onların bağımsız yapımcılarının üretim, buluşma, üretimlerini paylaşma, üretebildikleri estetik değerin değerlendirme noktası, yarışma ve işbirliği ortamları olan festivalleri ve özellikle de bağımsız festivallerin yukarıdaki bağlamda işlevine bakmayı deneyeceğiz. Bağımsız belgeselciliği destekleyen festivallerin biraz daha ötesinde uluslararası ya da alternatif fonlar da bu yazının kapsamına girmektedir. Ama öncelikle festivallerin değerlendirilmesi özellikle bizim de şahit olduğumuz bir festival üzerinden yukarıda konulan bakış bağlamında değerlendirmesinin ilginç bir tablo çıkaracağına inanıyoruz.
"Işık İnsanlarının Uzun Yürüyüşü" adlı çalışmamız Çek Cumhuriyeti'nin başkenti Prag'da yapılan
"jeden swet - one world" 2001 insan hakları festivali'nde 850 civarındaki film arasından 89 filmin arasına girerek bize festivale katılma hakkı verdi. Hemen her yıl bir festivale katılmamızdan doğan karşılatırma olanığıyla Prag’daki festival için klasik ölçütlerde gerçekten ciddi organize edilmiş bir festival olduğu söyleyebiliriz. Bilimsel bir değer taşımadan, kısaca "iyi niyetli" bir festivaldi denebilir. İnsanlar gayretli, umutlu ve konuksever, program dolu ve jüri seçimi kendi içinde tutarlı ve anlamlıydı. Jüri Kamboçyalı belgeselci Rithy Panh, Macar sanatçı ve bilimadamı Peter Forgacs, Charlie Chaplin Film Merkezi’nin kurucusu Estonya'lı bilimadamı ve bir çok uluslararası ödül alan belgeselci Mark Soosaar ve Sierra Leone'li gazeteci, kameraman ve belgesel yönetmeni Sorious Samura’dan kuruluydu.
Festivalin "homo homini ödülleri" adındaki kişi ya da kurumlara giden ödülünü o güne kadar alanların anlamı, dünyaya bakışlarının bizim durduğumuz yerle çakışmasıydı: Burma öğrenci birlikleri başkanı Min Ko Naing, Rus meclisi Duma'da Çeçen savaşına ilk karşı çıkışı başlatan Rus politikacı Sergei Kovaljov, Hong Kong'lu demokrasi aktivisti Szeto Wah, Kosova demokrasi hareketinden İbrahim Rugova… Sonuç olarak çok olumlu özelliklere -tarafsızlık ve dünyanın gerçekliğini, hakikati yansıtma- sahip bu festival "çağdaş alternatif dünya belgeselini" anlamak, eleştirmek, analiz etmek için iyi bir temel oluşturuyor. Bu analiz de belli bir noktaya kadar tamamen rakamlar üzerinden bile bir anlam çıkarmaya yetebilir.
Finale kalan 89 belgeselle ilgili bazı bilgiler ve içerdikleri problematiklere geçmeden önce bir kere daha şunu vurgulamak isterim: Bu festival - göreceli düşünüldüğünde içtenlikle katılmamak elde değil- insan hakları temalı olması, Çek cumhuriyeti gibi demokrasi geleneği olan bir ülkede yapılıyor olması ve organizasyonundaki profesyonellik, jüri kalitesi ve seçimi ile son derece olumlu özellikleri olan bir festivaldi. Bu durumda daha kötüsünü ve kasıtlı programlanmışını hayal etmek bile mümkün değil. [1]
2001 yılı prag human rights international film festivali'ne katılan 800 civarında belgeselin içinden finale kalan ve program giren 89 belgeseli 1. ve 3. dünya ülkeleri olarak sınıflandırdığımızda şöyle bir dağılım çıkmaktadır.
1. Dünya Ülkeleri 20 ülke (dünyanın %25'i)
Film sayısı 70
3. Dünya Ülkeleri 13 ülke (dünyanın %75'i)
Film sayısı 14
Çek Cumhuriyeti 12
Fransa 10
İsveç 8
İngiltere 7
USA 4
Kanada 4
Avustralya 4
İsrail 4
Almanya 3
Avusturya 2
Rusya 2
Danimarka 2
Hollanda 2
İtalya 1
İsviçre 1
Japonya 1
Norveç 1
Yunanistan 1
Finlandiya 1
litvanya 1
Brezilya 1
Moğolistan 1
Hırvatistan 1
Slovenya 1
Iran 1
Macaristan 1
Hindistan 1
Bulgaristan 1
Türkiye 1
Filistin 1
Kırgızistan 1
Estonya 2
Litvanya 1
Toplam
70
Toplam
14
Yukardaki tabloya başka bir rakamsal gösterge ekleyecek olan konulara göre dağılım da şöyle yapılabilir:
Ülkeler ve ele alındıkları ülkeler
Filmlerin içerik dağılımları
Fransa
2 Güney afrika, 1 Afganistan, 1 İsrail (Nazi Almanyası), 1Sierra Leona, 1Lübnan, 1 Kamboçya, 1 Fransa
İsveç
2 İsveç, 1 Nikaragua, 1 Meksika, 1 Bosna, 1 Pakistan, 1 Yugoslavya, 1 Ürdün
İngiltere
1 Sudan, 1 İsrail, 1 Nazi Alm., 1 Rusya, 1 Güney Afrika, 1 Uganda, 1 coğrafi özelliği yok.
abd
1 Türkiye, 1 küba, 1 güney afrika, 1 vietnam
Kanada
1 kolombiya, 1 nazi almanyası, 1 arjantin, 1 holanda (nazi almanyası dönemi)
Avustralya
1 doğu timor, 1 kuzey kore, 1 macaristan, 1 avustralya (aboriciniler)
İsrail
4 İsrail
Almanya
1 doğu almanya, 1 hindistan, 1 almanya
Avusturya
1 yugoslavya, 1 avusturya,
Rusya
2 rusya
danimarka
1 rusya, 1 etyopya-ırak-bosna
hollanda
1 hırvatistan, 1 nazi almanyası
Italya
1 afganistan
Isviçre
1 hindistan
japonya
1 ruanda
norveç
1 kosova
yunanistan
1 kıbrıs
Finlandiya
1 İsrail
Bulgaristan
1 bulgaristan
Tablo 2
Yukardaki tablolara göre yapılacak bir değerlendirmede ilk göze çarpan, 89 belgeselden yalnızca 17 tanesi 3. dünya ülkelerinde, 72 tanesinin ise 1. dünya ülkeleri tarafından üretildiği görülür. Bir başka söyleyişle 1 dünya ülkeleri (evsahibi çek cumhuriyeti hariç) 18 ülkeyle, 3. dünya ülkeleri 13 ülkeyle temsil alana bulmuştur. Buna göre dünyanın % 80'ini oluşturan üçüncü dünya ülkeleri bu festivalde % 20 temsil bulmuş ve dünyanın %20'sini oluşturan birinci dünya ülkeleri de festivalde %80 temsil olanağı bulmuştur. 1. dünya ülkeleri festivalde inanılmaz eşitsiz bir alanı işgal ettiği gözden kaçacak gibi değildir ve tüm bunlar “insan hakları” adı altında gerçekleşen bir festivalin istatiğini basit bir okumayla görünür kılmaktadır.
Üretim olanaklarının sonuçlarına, genelin böylesine açık görülebildiği bir noktadan bakıldığında yıllardır üzerine çok basılarak söylenen "video kameralardaki ve kurgu sistemlerindeki ucuzlama ve yaygınlaşmanın” dünyanın genel üretim şemasını ALTERNATİF ALANDA BİLE pek değiştiremediği görülmektedir. Üretimin çoğunu hem alternatif olmayan alanda hem de hakim olanlar yapmaktadır. Gelinen bu ironik noktayı, tek bir festivalden giderek bu festivale çok konsantre olduğu ve yanlış noktalara gidildiği düşüncesiyle bir kenara atmamak gerekiyor. Daha batıda bir ülke olan Almanya'da 2001 yılında yapılan Münih 16. uluslararası belgesel festivali yarışmalı bölümünde 15 1. dünya ülkesinden 37 filme karşın 6 üçüncü dünya ülkesinden 6 film katılmıştır. Rakamları buraya alınmayacak denli kapsamlı olan Macaristan retina 2000 uluslararsı festivali savımızı daha da iyi destekler niteliktedir. Bu liste böyle gider, zaten Prag’daki festivali de tezime iyi değil kötü bir örnek oluşturduğu icin aldım. Çek ulusu özgürlüğe düşkünlükleri ve dürüstlükleri ile bilinir.
Festivallerde evsahibi ülkeyi ortalamaların ve araştırmaların dışında tutmak yaygın bir yaklaşım olduğu için Çek Cumhuriyeti'ni dışarıda tutarak kaba bir içerik araştırması bütün bu rakamlara dayalı bilgilerden daha anlamlı olacak bir sonuca götürebilir.
İkinci tabloda görülebileceği gibi festivalde en geniş temsil bulan Fransa ve diğer 1. Dünya ülkeleri üretimlerinin temsili için kapladıkları çok geniş alanın hemen tümünü, (israil'in özel konumunu bir başka tarafa bırakacak olursanız) neredeyse % 100'ünü, üçüncü dünya ülkelerinin problemlerine ayırmışlardır.
3. dünya ülkelerini temsilen (bu kez hemen hemen demeye bile gerek yok), bu festivalde elemeyi geçerek finale kalan belgesellerin yönetmenlerinin %100'ü belgesellerinin konusu olarak ulusal bir temayı daha açık bir söyleyişle "kendi ülkelerindeki herhangi bir insan hakları ihlalini" ya da "çevresel sorunu" ele almışlardır.
Özellikle belgelci adaylarının dikkatle okumasını, birlikte değerlenirilmeyi ve düşünmeyi gerektiren bir durum çıkmaktadır. [2]
Aslında bu bölümün başında adını koyduğumuz, yani “sömürgeci belgesel” anlayışını nereye ve nasıl bağladığımız veriler ışığında daha da anlaşılır olacak.
Batılı "sömürgeci belgesel" anlayışının ortaya çıkış döneminin şahikalarından biri neredeyse belgesel janrasının da başlangıcına karşılık gelir. Bu film Robert Flaherty'nin Kuzeyli Nanook filmidir. Bir İnnuid’i neredeyse bir film yıldızına dönüştüren yönetmen o sıralarda (1920ler) belki de yirmi yıldır beyazlar tarafından kültürel, çevresel, cinsel ve ekonomik olarak perişan edilen, talan edilen ve sömürülen bir coğrafyayı ve insanlarını romantik bir beyazlığın içinde, dünyadan kopuk ve saf yaşayan, naif yaratıklar olarak gösterir. Bu kendisinin verdiği isimle yıllarca gerçek bir anlatıma öykünen "belgesel" olarak bilinir.
Buradaki çok garip paradokslardan biri de bizim o yıllarla ilgili, o yörenin çok gerçek bilgisini bir "fiction" (kurmaca) sanatçısı olan Jack London'un eserlerinden almamızdır. Tarihin gizemli bir süreciyle ilgili ve belki de Amerikan Yerlileri kadar bile seslerini duyuramamış bir ırkın kültürel anlamda yok edilişiyle ilgili en acımasız süreçle ilgili gerçek bilgiyi bir belgeselin gömmeye çalıştığı, -dünyanın çok büyük bir kısmında çok uzun sürelerde bunu başarmıştır- gerçek bilgiyi bir kurmaca eserde buluruz. Ancak, bilindiği üzere sömürgeci belgesel anlayışı kalıcı olmuştur ve bugün Discovery ve National Geographic kanalları dünyanın neredeyse tamamına kara bir gözlük dağıtmaktadır. Buna alternatif olan alanla ilgili bazı bilgileri de, rakamlardan yola çıkarak göstermeye çalıştık.
Alternatif belgesel ve uluslararası festivaller olan bu alan üzerine biraz daha geriye düşündüğümüzde – ki bunu bizim, belgeselcilerin (özellikle üçüncü dünyadakilerin) yapması, bizim adımıza başkalarına bırakmadan- nasıl bir tablo çıkar?
Geçtiğimiz yıllardaki bazı sömürgecileri örneğin Portekiz, Fransa İngiltere veya Hollanda'nın politikalarını dikkata alalım. Örneğin İngiltere Hindistan'a ya da Portekiz Güney Amerika’ya veya Fransızlar Cezayir’e girerken sürekli şöyle bir dili özenle kullanmadığını, ya da bir niyeti sakladığını gözlemleriz: " Size kim üstünmüş göstereceğim, bu ülkeyi çöl, hepinizi de köle yapacağım sizi öylesine birbirinize düşman hale getireceğim, etnik olarak o kadar paramparça edeceğim ki düşmana bile ihtiyacınız kalmayacak". Saklanan ama aslolan yaklaşım buydu.
Sömürgecinin kendini sunumu ise şuna yakın bir şeydi®
. Aslında sömürgeci sömürmeye değil Hindistan'a sözümona medeniyet götürmeye gidiyordu. Hollanda'lı Afrika'ya Portekiz'li Güney Amerika'ya, bütün o ülkellere uygarlık -Pis kokan, yabanıl, zavallı barbarlara aydınlık, onların sorunlarına çare- götürdü.
Aslında olanlar ise -kullandığımız dilin abartılı olmasından değil tam da öyle olduğu için- Hollandalı’nın kırmızı iri elleriyle afrikalıların kafasını kopardığı, ağaçlarını köklediği ve pamuk tarlası yaptığıdır.
Bugün de batılılar, kendi sömürgeci belgesel akımlarının tam karşısında konuşlandırırmış gibi yaptıkları alternatif festivalleriyle, belgeselleriyle, belgeselcileriyle aynı şeyi yapıyorlar, biz üçüncü dünyalıların sorunlarını
BİZİM İÇİN
BİZİM ADIMIZA
BİZİM YERİMİZE
işleyiveriyorlar, her halükarda biz onlar kadar iyi anlatamayacağımız için bu görevi uygar bir insana yakışır şekilde bizim üzerimizden alıyor ve çözümlüyorlar.
Batı ya da gelişmiş ülkeler üçüncü dünya ülkelerinin sorunlarının yalnızca sebebi olmakla elbette yetinemezlerdi, yani sömürü yalnızca tarım, teknoloji, işgücü gibi ekonomik iş alanlarıyla sınırlı bir konu değildir. Üçüncü dünyanın temsili de batılının hiç duraksamadan kabullendiği ve üstlendiği bir sorundur ve burada da bir başka iş kolunu, bir başka endüstriyi canlandırmak, neredeyse bir janra yaratmak için yararlanır ve böylece bir taşla, saymakta zorluk çekeceğimiz kadar kuş vurur. Öncelikle üçüncü dünyanın sorunu ya da sorunları ölü bir parantez içine alınarak eritilir. Kendi ait olduğu coğrafyanın gerçeklerinin biraz daha geri plana çekilmesine ve flulaşmasına yardımcı olarak, üçüncü dünyalının sorunu üzerinden yaptığı mastürbasyonla yaşamını sürdürür ve kazanır.
Şüphe yok ki bir batılı biz üçüncü dünyalı vahşilerden daha iyi görür gerçeği; batılının Nanook of the North'dan başlayarak üçüncü dünyalıya bakışı budur... Bu gelenek hiç değişmemiştir. Sömürgeci belgesel anlayışının şahikalarından biri olan Flaherty'nin belgeseline yeniden dönecek olursak, Nanook, tek karılı, kahraman bir avcı olarak, zorlu doğayla savaşırken görüldüğü hatırlanacaktır. Daha fazla ayrıntıya girmeden altını çizmemiz gereken, yönetmenin Nanook'un üç karısından yalnızca birini göstererek izleyiciyi kandırma teşebbüsüdür. Bu bile o kültürü anlamak için değil o kültürü bize "uygun" gelecek şekilde dönüştürme niyetiyle bu belgesele başladığını göstermektedir. Üstelik o sıralarda bölge bakir bir alan değil, beyazlar tarafından kürk ve altın bulma gerekçeleriyle zaten keşfedilmiş, kirletilmiş, Eskimolar alkol ve uyuşturucuya çoktan alıştırılmıştı.
İnanılmaz gelecek ama yukarda göstermeye çalıştığımız olmakta olan , günümüzün batılı belgeselcisinin de aynı anlayışı sürdürdüğü ve bu anlayıştan hareketle belgesel yaptığıdır. Oldukça geniş kapsamlı bir insan hakları belgesel yarışmasında bile finale kalan neredeyse tek bir batılı belgesel bulamazsınız ki kendi kültürünü eleştirsin. Bu da alternatif belgesel diye adlandırdığımız alanda sürmekte olan ve bugün itibariyle “geleneksel sömürgeci belgesel anlayışından” yani Discovery ya da National Geographic kanallarında yoğun olarak gösterilen belgesellerden ve belgersel anlayışından çok daha önemli bir sorun olarak önümüzde durmaktadır. Hiç şüphesiz batılı çevreuye duyarlı ve insan hakları konusunu önemseyen alternatif belgeselcinin bir haftalığına ya da buna yakın kısa bir süre için gittiği, dilini ve geleneklerini bilmediği bir üçüncü dünya ülkesinde çok ciddi bir önyargıyla donanmış olarak çektiği belgesellerde çok ciddi façalar olma ihtimali yüksektir. Kesin olan şeyse bu mastürbatif faaliyetin nerdeyse kesin getirileridir. Bu getiriler üçüncü dünya ülkesine değil bu yenisömürgeci yönetmene ve onun sözü edilen üçüncü dünya ülkesinde edindiği işbirlikçileredir.
ethem özgüven (ayla kanbur tarafından yayına hazırlandı)
1 Mayıs 2007 Salı
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder