1 Mayıs 2007 Salı

belgesel ve sömürü II 23.04.2007

Yalnız biz, diğer herkesten önce Afrika’ya insan hakları ve ırk eşitliği getirdik. Yalnız biz, halkların kardeşliğinin en mükemell ifadesi olan ‘çoklu ırkçılığı’ hayata geçirdik. Bu dünyada hiç kimse bu ilkenin geçerliğine karşı çıkamaz, ama bunun bir Portekiz buluşu olduğunu teslim etmekte kararsızlık yaşanmaktadır ve bunu kabul ettirmek dünya üzerindeki etkinliğimizi arttıracaktır. (Franco Nogueira 1967 Dışişleri Bakanı)

marc ferro
“sömürgecilik tarihi”
S 235 imge

“Sinemada da başlangıçta avangardlar vardı.” Bundan daha doğal bir şey olabilir mi... şeklindeki bir başlangıç içinde bir başlangıç için gereğinden fazla “başlangıç” kelimesi barındırsa da doğru bir başlangıç olacaktır.

Şüphe yok; sinemanın başlangıcında da avangardlar bu sanatla ilgilendiler. Bu dönemde yönetmenlerin önemli bir kısmı da kadındı ve sinema çok ciddi bir umut barındırıyordu; her anlamda.
(bu ana kadar verdiğimiz bilgilerin tümü uyum içinde)
Bu uyum dünya savaşı ve ardından bu yeni buluşun bir endüstriye dönüşebilme potansiyelinin kavranması ve propaganda aracı olarak sinemanın kıymeti açığa çıkınca bozuldu. Kadınlar geriledi, avangardların etkinliği azaldı ve deneysellik (belki de hep olduğu gibi) kenarda ve azınlıkla ilgili marjinal bir durum ve şekil aldı. Bu kısa ve umut dolu devre ( hangi konuyu ele alırsanız alınız; Rus Devrimi ya da Kadın Hareketleri ya da Greenpeace- başlangıçta umut verici kısa bir devre hep olmuştur; ama hep kısa...) gerçekten de kısaydı.
Başlangıçta umut vardı; bu süreç kısaydı; işte hepsi bu...


Birinci dünya savaşı’nda ve hemen sonrasında devletce (gittikçe daha yoğun) kontrol altına alınan ve ticari olarak kullanılan bir endüstri doğdu. Bu endüstri kurallarla ilgili ısrarlı bir ihlal durumunda Charlie Chaplin gibi bir dehayı o günlerde; bugün Tarık Akan ya da Sean Penn’e uygulandığı kadar açık bir şekilde ve kesinlikte cezalandırmakta tereddüt etmezdi. Etmedi de bilindiği üzere. Bu süreçte aygıtın hukuksal ve ticari alanının belirlenmesi büyük sinema salonlarının planlanması ve uygulanması olduğu kadar kamera ve ek ekipmanla ilgili teknolojik gelişmeleri de mercekler, eletronik ve mekanik devrelerin, üçayakların, kayıt sistemlerinin, sesin vs geliştirilmesi devletin daha çok savaşla ilgili bölümünde (ordu) ve bu bölümdeki araştırmalarda ortaya çıktı. Bu bilgiler de şaşırtıcı değil. Her gün okuduğumuz belgelerde olmasa da tümden bilinmeyen şeyler değil.

Main stream sinema çok yaygın, sistemli ve planlı olarak fiction ve documentary janralarının her ikisinin de önemli bir bölümünü bir propaganda silahı(aracı) olarak kullandı. Ki bu bilgi de sürprizden uzak; hepimizin bildiği bir şeyin tekrarından ibaret. Ancak bazı bilgilerin diziliş sıralarında ve birlikte görünümlerinde cümleyle ilgili önemli değerler olduğu için tam burada tekrar etmem gerekiyor. SSCB’de, USA’da GB’de ve diğer ülkelerde bu anlamda fiction ve non fiction arasında pek bir fark yoktu. Fictionun ve non fictionun ticari sistemle ve devletle olan ilişkisi ve kend içlerindeki hiyerarşik yapılanma şekli ve kapasiteleri farklıydı, bugün de farklıdır.


Kamera aslında temel olarak bir savaş aygıtıdır;
Bunun da ötesinde kamera hücuma yönelik bir savaş aygıtıdır. bu yalnızca onun fiziksel yapısından ve gerçekleştirdiği işleme de shooting (türkçe karşılığı tüfek ya da benzeri bir silahla hedefteki nesne ya da canlıya ateş etmek) denmesiyle kanıtlanan bir gerçek değildir. Bu cihazın gelişim süreci ve geliştirildiği alan da silah endüstrisidir. Bunun da ötesinde kamera bugün en yaygın şekliyle (televizyonlarda çok sarih tesbit edilebileceği gibi) bir saldırı aygıtıdır. Gerçekten de kamera savunmadan çok saldırı için geliştirilmiş bir savaş gerecidir.bugün çok küçük bir gurup saldırı için geliştirilmiş bu aygıtı kalan son mevzileri korumak için kullanmaktadır...


Sonuçta tamamen “fiction” (kurmaca) olduğuna ve batılı ülkelerinRobert Flaherty’den başlayarak (her şeyi bir yerden başlatma gereksinimi yüzünden yapıldı bu seçim özel bir sebep yok.) özellikle değişik süreçlerde özenle kullandıkları önemli bir “propaganda aracı” olduğuna karar verdiğimiz belgeselle ilgili bazı genellemelere ulaştık.

Bunlardan biri “gerçeği” ya da onun daha felsefi bir tabana oturmuş hali olan “hakikati” ararken
(aslında önemli farkları olan iki terimdir ; gerçek ve hakikat / reality and truth)
belgesel ve onun içindeki tüm unsurlar insanlığa bir fiction eserden daha faydalı olur ya da daha somut daha güvenilir bilgi sağlar.” cümlesini asla söyleyemeyeceğimiz genellemesiydi.

sömürgeci tarihi yapar ve bunun bilincindedir.sürekli olarak anavatanının tarihine değinir ve kendisinin burada o metropolün bir uzantısı olduğunu açıkca belirtir.dolayısıyla yazdığı tarih yağmaladığı ülkenin tarihi değil, fakat yağmaladıklarında, üzerine salya akıttıklarında, ihlallerinde ve aç bıraktıklarında yazdığı kendi ulusunun tarihidir. Sömürgenin mahkum edildiği hareketsizlik
ancak sömürge kendi ulusunun tarihini, sömürgelikten çıkışın tarihini var etmek için sömürgecilik tarihine, yağmacılık tarihine bir son vermeye karar verdiği zaman bozulur.

Hiç yorum yok: